Evrimi Anlamak kapsamlı ve anlaşılır evrim rehberiniz!

A12m:Vermeij

Git ve: kullan, ara
Evrim 101 İçindekiler

Fosil kayıtlarına dair: Geerat Vermeij ile söyleşi

Psific Discovery eş editörü Gordy Slack

Geerat Vermeij’in ismini en çok duyuran çalışması muhtemelen uzun süre yok olmuş yumuşakçalar ve bu yumuşakçaları avlayan canlılar arasındaki silahlanma yarışını tarihlendirme konusunda yaptığı çalışma olmuştur. Vermeij türler arası rekabet ve avlanmayı kanıtlayan fosil kayıtlarını inceleyip analiz etti. Bu sayede paleobiyoloji biliminin, canlıların birbirlerinin evrimsel kaderine şekil verdikleri gerçeğini kabul etmesini sağladı. Hollanda asıllı olan Vermeij iklim değişikliği gibi çevresel faktörlerden ziyade, özellikle rekabet ve avlanma gibi ekolojik etkileşimler üzerinde yoğunlaşmıştı. Vermeij ayrıca mevcut engeller ortadan kalktıktan sonra türlerin farklı denizel ortamlar arasındaki hareketleri ile ilgili araştırmalara da önemli katkılar sağladı. Kuşların evrimi, yaprak şekli gibi çok çeşitli konularda yayınlar yaptı.

Vermeij.jpg

Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi üyesi ve Davis’teki Kaliforniya Üniversitesi’nde paleobiyoloji profesörü olan, 50’li yaşlarındaki Vermeij üç yaşındayken geçirdiği ender rastlanan ve sinirsel hasara yol açan bir hastalığı önlemek için gözleri ameliyatla alındığından beri kör. Kör olmasının önemli olmadığını düşünüyor ve yumuşakçaları ve onların yaşadıkları ortamları diğer duyu organları ile incelemesinin ona, diğer bilim adamlarından farklı bağlantılar kurabilme şansını sağladığı düşüncesini reddediyor. Fakat Vermeij’i bir deniz kabuğunu ellerinde tutup, herbir girinti, çıkıntı ve yapıyı hissederken izleyince, bu farklı deneyim şeklinin onun analizlerini etkilemediğini düşünmek mümkün değil!

Vermeij yaklaşık yüz bilimsel makale ve dört kitap yayınladı. Kitaplarının arasında Evrim ve Tırmanış: Yaşamın Ekolojik Tarihi, Deniz Kabuklarının Doğal Tarihi ve kısa bir süre önce yayınladığı otobiyografisi Ayrıcalıklı Eller: Bilimsel Bir Hayat yer almaktadır. Alanının önde gelen dergilerinden biri olan Evrim’in editörlüğünü yapmış olan Vermeij’in deniz kabuklarından oluşan bir koleksiyonu bulunuyor. Arazide gözüpek bir araştırıcı olarak biliniyor ve neredeyse bütün kıtaların sahillerinde çalışmış durumda. 1992’de MacArthur Bursu’nu aldı.

Fosil yumuşakçaların ekolojisi çok bilinen bir uzmanlık alanı değil, fakat insan, Vermeij ile konuşup, makale ve kitaplarını okuyunca, bu fosilllerle çalışmanın sadece evrimsel rekabete özgü kuralları anlamanın değil, aynı zamanda güzellik, çalışma, cesaret, ve ekonomiyi kavramanın da anahtarı olup olmadığını merak etmeye başlıyor. Bununla da kalmayıp, bunların temelde birbiriyle ilgili olup olmadığı sorusu da insanın aklına taklıyor.

Deniz kabukluları ve evrimsel silahlanma yarışı üzerine

Gordy Slack: Sanırım deniz kabukları dikkatinizi ilk kez New Jersey’de çekti, değil mi?

Geerat Vermeij: Evet, okuldaki öğretmenim Florida’dan deniz kabukları getirmişti ve bunlar benim ılıman Hollanda ve New Jersey sahilinde topladıklarımdan çok daha süslü ve düzenliydi.

GS: Kabuklarda bu kadar ilginizi çeken şey neydi?

GV: Benim ilgilenebileceğim her şeye sahipler. Doğal nesneler olarak, her şeyden önce elle incelenmeleri çok kolay. Uygun ölçek ve ebata sahipler. Spiral yapılar olduklarından geometrik olarak çok hoşlar ve yüzeylerinde çok tezat içeriyorlar; çok çeşitli damarları ve düz alanları var; içleri dışlarından farklı. Birçok estetik ihtiyaca cevap verebiliyorlar. Ve kabuk motiflerinde sınırsız bir varyasyon var. Çeşitlilik var, düzen var, heykelsel tezat var. Bazıları çok süslü iken, diğerlerinin neden çok sade olduğunu sormamak elde değil.

GS: Kitabınızda tropik iklimlerde yaşayan kabuklar çok düzgün ve cilalı iken, soğuk sularda yaşayanların neden pürüzlü olduğunu soruyorsunuz.

GV: Bunu sordum çünkü Florida ile Hollanda kabukları arasındaki farkı gördüm. Bu durum için pek çok açıklama yapılabilir ve bu açıklamaların hepsi de muhtemelen değerli olacaktır. Denebilir ki ılıman bölgelerde yaşayan kabuklar özensiz bir mimariye sahiptirler. Tropiklerde gördüğünüz muazzam büyüme düzenini ılıman bölgelerdeki kabuklarda görmezsiniz. Açıklamalardan biri bu kabukları oluşturan kalsiyum karbonatın birikme süreci ile ilgili olabilir. Bu süreç soğuklarda ve ılıman kuşakta, tropik iklimlerdekine göre daha dikkatsizce kontrol edilir. Bunun muhtemel nedeni de kalsifikasyonun, yani mineral birkimesinin, ılıman bölgelerde daha pahalıya mal olmasıdır. Kalsiyum karbonat sıcak bölgelerde soğuk bölgelere göre daha kolay çökelir. Bu nedenle kabuk inşaa etme işi soğuk bölgelerde enerji bakımından çok daha maliyetli olabilir. Ayrıca tropik iklimlerde yaşayan kabuklar üzerindeki avcı, parazit vs. baskısı ılıman bölgelerde yaşayanlarınkine göre daha fazladır. Bu da demek oluyor ki, tropik iklimlerdeki kabuklar daha yüksek bir inşaat standardı benimsemek durumundadırlar. Kabuklar ev gibidir. Eğer belalı bir yerde yaşıyorsanız, eviniz sağlam olmalıdır.

GS: Ünlü olmanızı sağlayan araştırmalarınızın başında denizel omurgasızlar arasındaki silahlanma yarışı ile ilgili çalışmanız geliyor. Acaba bu konudaki düşüncelerinizin nasıl evrildiğini biraz anlatabilir misiniz?

GV: Silahlanma yarışı fikrim basit bir gözlemden sonra evrilmeye başladı. Pasifik kabukları, tropikal Atlantik kabuklarından daha zırhlıydılar, daha kuvvetli bir şekilde yumrulaşmışlardı ve daha küçük deliklere sahiptiler. Bu farklılık hakkında düşünmeye başladım ve bundan, kabuğu ezen avcıların güçlerindeki farklılıkların sorumlu olabileceği fikrini sınamaya başladım. Daha sonra gördüm ki günümüzdeki organizmalar, geçmişte yaşamış olanlardan daha iyi kaleler yapmışlar. Başka bir deyişle, yapıların kuvvetliliğinde bir çeşit şiddetlenme gerçekleşmiş.

GS: Omurgasızlardaki silahlanma yarışı ile insanlar arasında bir benzerlik de kurmuştunuz.

GV: Bence burada benzemekten ötesi var. Temelde aynı kurallar söz konusu. Aslında ben uzun zamandır, evrimsel ve ekonomik kuralların pek çok açıdan benzeşmesi fikrine karşı duran bir grup insanla savaş halindeyim. Aynısı silahlanma yarışı ile ilgili kurallar için de geçerli. İddia dünyadaki bütün organizmaların bir rakibi olduğu ve bunun insanlar için de böyle olduğu. Kaynakların birden fazla varlık tarafından kullanımı söz konusu olduğunda, eş veya besin için rekabet yaşamın bir gerçeği. Burada rekabet kavramını çok geniş anlamda kullanıyorum, öyle ki yenilmeyi de içeriyor. Avlanma sizin bir başka canlıya yem olmanızı içeren bir rekabet tipi. Bitkilerin, hayvanların ve insan topluluklarının inanılmaz çok çeşitteki uyarlanımları değişken çevrelere bir cevap olarak yorumlanabilir. Ve silahlanma yarışı bunun bir göstergesidir. GS: Eğer durum buysa, şiddetlenmenin tersi olan yumuşama konusunda birşeyler öğrendiniz mi?

GV: Yumuşama diye birşeyin olması gerektiğini düşünmüyorum. Bununla birlikte, şiddetlenmenin durduğu, durgunluk diye birşeyin olduğunu düşünüyorum. Sanırım bu konudaki en ilginç iki soru şiddetlenme “neden durur?” ve “neden başlar?”dır. Aslında, biz evrimciler evrimin gerçekleştiğini gösterme endişesine o kadar kapılmışız ki şiddetlenmenin genelde gerçekleşmediğini ve neden gerçekleşmediği, neden başladığı, nasıl durduğu gibi soruların çok daha ilginç olduğunu unutuyoruz.

Sizi daha iyi bir rekabetçi yapacak ya da kendinizi daha iyi savunmanızı sağlayacak gelişmelerin büyük bir kısmı ne yazık ki hatrı sayılır bir enerji yatırımı gerektirir. Örneğin, bu sabah, baklagillerde azot bağlayan bakteriler üzerine çalışan bir ziyaretçim vardı. Bu bitkiler köklerinde azot bağlayan bakterilerden oluşan yumrular yaparlar, bu nedenle de baklagiller en iyi büyüyen ekinlerdendir. Bu bir baklagil için harika birşeydir, çünkü onu çok iyi bir rekabetçi yapar. Fakat bu bakteriler enerji ve kaynak kullanımı anlamında çok çok maliyetlidirler. O nedenle bu pahalı bir lükstür ama büyük avantajları vardır.

Aynı durum hayvanlardaki sıcak kanlılık (yani endotermi) denen şey için de geçerlidir. İnanılmaz maliyetlidir, ama çok büyük avantajları da vardır. Aynı şeyi nükleer silahlar ve çok büyük savaş gemileri için de söyleyebiliriz. Bunlar da inanılmaz pahalı şeylerdir, ama rekabette en azından geçici avantajlar sağlarlar ya da başkalarının sizin alanınıza girmesini önler. Silahları kullanmasanız da bu uzak tutucu etkileri devam eder.

GS: Peki ekonomi kaçınılmaz olarak küçülmeye başlar da savunma masraflarını daha fazla karşılayamazsınız ne olur? Ekonomi kötüye giderken özelleşme yok olmaya götürür mü?

GV: Muhetemelen doğrudan değil, ama özelleşme organizmaları yok olmaya neden olan olaylara daha duyarlı hale getirir. Biyolojik olarak en çok özelleşmiş organizmalar ya düzenli bir besin kaynağına ihtiyaç duyduklarından ya da birşeyler, üreme faaliyetlerini etkilediğinden yok olmaya eğilimliymiş gibi görünüyorlar. Bütün bunların nasıl olduğunu henüz anlamış değiliz, ama bunun önemli bir konu olduğu kesin.

Silahlarınız var ama onları daha fazla geliştirmeyeceksiniz. Bir statüko yakalarsınız. Rekabet hala mevcuttur ve hem doğada hem de insan topluluklarında çok ama çok avlanma bulunur. Sürtüşmenin sonu asla gelmez. Fakat, çakışan ihtiyaçlar nedeniyle uyarlanım yolu ile cevap verme yeteneği çok sınırlıdır; bir yönde gelişirsiniz, başka bir yönde ödün veririsiniz. Bu nedenle, genel sonuç bir kilitlenme, berabere kalma durumudur ve bu durum dengeleri değiştiren başka bir atak tipi ortaya çıkana kadar böyle devam eder. Ve öyle sanıyorum ki en yaygın atak tiplerinden biri daha çok kaynak ve enerjiye elde etmedir.

GS: Bahsettiğiniz bu atak, yeni enerji elde etme yollarının oluşmasını sağlayan bir uyarlanım tipi olarak karşımıza çıkabilir mi?

GV: Bu atakların nasıl ortaya çıktığı konusundaki tartışmalar hala devam ediyor. Eski düşünce ekolü, büyük uyarlanımsal atakların çoğunun organizmalardaki hoş tesadüflerden kaynaklandığını iddia eder. Örneğin, sabit sıcaklılığın evrimi bir atak olarak ele alınabilir. Bitkilerdeki iletim demetleri sisteminin evrimi bir diğeridir. Bu tip atakların en yaygın sınıfı ortakyaşamdır. Örneğin azot bağlayan bakterilere ya da minerallerin daha etkili bir şekilde alınmasını sağlayan, köklerde yaşayan mikrobiyel mantarlara sahip olma... Ama daha önce vurguladığım gibi ortakyaşam da olsa, sadece yeni yapılar da olsa ya da her ikisi de olsa bunların her biri enerji gerektirir. Bu nedenle de bu tip buluşlar yayılmayabilir ya da başarılı olmayabilir.

Bence buradaki temel sorun dış kökenli girdidir. Eğer organizmalara çok besin ya da çok enerji verilirse, bunu dönüştürmenin ya da bundan fayda sağlamanın yolları olmak zorundadır. Bunun anlamı genellikle bir pozitif geri beslemedir. Örneğin, birçok hayvan kumun ve çamurun içine gömülür. Gömülme faaliyeti besin maddelerini yukarı getirir ya da en azından çökeltilerde biyolojik sistemin kalan kısmından saklanamazlar. Yani besinlerin geri dönüşümünü sağlarsanız, bu besinlerin teminini artırırsınız. Evet, gömülmenin kendisi enerji isteyen bir faaliyettir. Ama besinin artması ve bu dönüştürme yeteneği ile, başlangıç etkisini artırıyorsunuz demektir, ki bu pozitif geri beslemedir. Sanırım bu oldukça yaygın bir şey. Özetle, evet, temelde dış kökenli bir tetikleyici olabilir ama organizmalar bundan fayda sağlayabilirler.

Kesintili denge üzerine

GS: Anlaşılan siz evrimsel değişimin oranlarını ve sabitliğini sorgulayan kesintili dengecilerdensiniz. (punctuated equilibrium)

GV: Belli bir yere kadar evet. Bana göre kesintili denge kuramının tek anlamlı katkısı evrimcilerin uzun zamandır bildikleri ama görmezden geldikleri birşeyi, evrimin sabit olmadığını ve herhangi bir evrilmenin gerçekleşmediği uzun dönemlerin olduğunu vurgulaması oldu. Kesintili denge kuramı ile birlikte gelen ve benim taraf olmadığım pek çok şey var. Bunların en önemlisi evrimin sadece soy bölünmesi gerçekleştiği zaman olduğu fikri. Ben bu fikri destekleyen herhangi bir kanıt görmüyorum. Evrimin her zaman bir soy bölünmesi olayı içermesi gerektiğini düşündürecek bir neden yok. Evrimin arada bir durup yeniden başladığı tek bir soyunuz olabilir. Bu kadar basit.

GS: Moleküler biyologların çoğu kesintili denge konusunun kapandığını ve sabitliğin kabul edildiğini düşünüyor gibi görünüyor.

GV: Bu konuda iki yorumum var. Birincisi bir moleküler biyoloğun molekül evriminin dinamiklerini bilmesi imkansız. Moleküller için fosil kaydımız bulunmuyor, o yüzden bilmiyoruz. Bilemeyiz. Bana göre evrimin sürekli devam ettiğini söylemek hüsnükuruntu. Aslında biz moleküler evrimin oranlarını nasıl ölçmemiz gerektiğini de bilmiyoruz. Bunu yapmanın olası pek çok yolu var, ama bunların hepsi eninde sonunda fosil kayıtlarından elde edilecek kalibrasyonlara dayanıyor ve bir kısmı oldukça şüpheli.

Artık biliyoruz ki evrimde tamamen etkisiz olduğu için doğal seçilimin gözünden kaçan moleküler değişiklikler de oluyor. Ben böyle şeylerin neredeyse sabit bir şekilde olmaya devam ettiğine inanmaya hazırım, çünkü bunlar uyarlı evrim değil. Ama elbette evrimin benim baktığım kısmı büyük oranda uyarlı ve dahası, Steve Gould’un (paleontolog ve kesintili denge destekçisi) tersine, ben uyarlanımın evrimdeki baskın kavram olduğuna şiddetle itiraz ediyorum. Rekabetin her zaman var olduğu olgusuna geri gelirsek, ne beklerdiniz ki?

Yeni yumuşakçaların tanımlanması

GS: Dünyadaki yumuşakçaların yüzde kaçı tanımlanmış durumda?

GV: Geçenlerde, birlikte çalıştığım arkadaşlarımdan biri olan Philip Boucher –Paris’te yaşıyor- bir yayın yaptı. Son 40 yılda tanımlanan türlerin sayısını çıkarmış, kelimenin tam anlamıyla çetele tutmuş ve sene başına tanımlanan tür sayısının kabaca sabit olduğunu bulmuş. Sanırım yılda 400-500 civarında ki bu gerçekten büyük bir sayı. Ve bu sayı düşecekmiş gibi de görünmüyor. Şimdi birisi çıkıp şöyle diyebilir: ‘İyi ama bunların büyük çoğunluğu aynı tür olabilir.’ Ama Philip tanımlanan türlerin kaçının aynı çıktığını da hesaplamış ve bu oran da neredeyse sabit. Dolayısıyla mevcut sayıyı belli bir oranda azaltabilirsiniz ama, kalan oran yıllar boyunca hala sabit. İlginç olanı şu ki tanımlanan denizel türlerin sayısı her yıl artarken, kara ve tatlısu yumuşakçalarının sayısı azalıyor. Kara yumuşakçaları için düşünürsek, bu durum sadece uzman eksiğinden kaynaklanmaktadır ve bu da demek oluyor ki o konuda geri kalıyoruz.

GS: Yeterince sınıflandırmacı (taksonomist) yetiştirmediğimizi mi söylüyorsunuz?

GV: Evet. Dünyada kara salyangozlarını tanımlayan sadece 10-11 kişi var ve bunların hiçbiri Birleşik Devletler’de yaşamıyor. Önceki sorunuza dönersek, sanırım yaşayan yumuşakçaların tanımlanması için bile önümüzde uzun bir yol var ki fosiller hakkında hiçbir şey söylemiyorum. Size çok öğretici bulduğum başka bir anekdot anlatayım. 1982’de Maryland Üniversitesi’nde Brad Kent isminde bir yüksek lisans öğrencim vardı. O yıl yeni bir türü tanımladığı bir yayın yaptı; türün adı Beauticom gibi birşeydi. 15-16 cm uzunluğunda bir deniz salyangozu... Maryland ve Delaware kıyısında yaşayan en büyük yumuşakça ve yeni bir tür. Delaware ve Maryland faunasının iyi biliniyor olması gerektiğini düşünürsünüz ama görünen o ki pek de iyi bilinmiyor. Hatta faunaları en iyi bilinen Britanya ve Hollanda’da bile her yıl yeni yumuşakça türleri bulunuyor.

GS: Tatlısu habitatlarındaki bozulma tatlısu yumuşakçalarının keşfinde bir yavaşlamaya neden oldu mu?

GV: Öyle denebilir ama kara salyangozları için durum daha da kötü. Bu nedenle çok sayıda kara salyangozu kaybettiğimizden eminim. Bence tatlısu faunaları kara faunalarından daha iyi tanınıyor. Yanılıyor olabilirim ama rasgele okuduğum yayınları değerlendirdiğim zaman tatlısu türlerinin sayısının daha iyi bilindiğini söyleyebilirim.

GS: Peki bu kadar verimli bir alanda neden bu kadar az kişi çalışıyor?

GV: Çok basit bir nedeni var, akademik bölümlerin çoğu tanımlayıcı biyolojiye sıcak bakmıyor. Kendi amaçları için tanımlama yapmak, geçerli bir bilimsel yatırım olarak görülmüyor. Eğer iş bulmak isteyen bir öğrenciyseniz, bu tip tanımlayıcı işleri soracağınız daha büyük ve kendi içinde bir sonu olmayan sorular bağlamında yapmak zorundasınız.

Bir sürü insan yaşamını ve bazen de kariyerini türleri tanımlamaya harcıyor. Bunu seviyorum ve bu insanların yaptıkları çalışmaları her zaman kullanıyorum. Ama bu her zaman bir gelir kapısı olmak için geçerli bir uğraş değil. Yumuşakçalar konusunda şanslıyız, çünkü oldukça yetenekli amatörleri barındıran dernekler var; bunlar çok sayıda tanımlama yapıyorlar. Hatta, bir tanesiyle çalışmıştım; Belçika’dan Ronald Houart adında bir adamdı. Bir salyangoz ailesinin uzmanlarından biriydi. Bu ailedeki türlerin büyük bir kısmını kendisi tanımlamıştı.

GS: Bahsettiğiniz o dört yüz yeni türün ciddi bir kısmı bu amatörler tarafından mı tanımlanıyor?

GV: Evet, yarı yarıya olduğuna bahse girerim.

Biyolojinin büyük soruları

GS: Bugün kendi alanınızdaki en önemli sorular sizce nedir?

GV: Bu soruya vereceğim cevap kendi eğilimlerimden etkilenecek. Biyoloji ile ilgili düşünürken izlenecek çok önemli yollardan biri birşeylerin neden var olmadığını sormaktır. Neden akla yakın gelen şöyle bir yaşam formu ya da organizma çeşidi evrilmemiş? Ya da evrilmişse, neden daha önce evrilmemiş ya da neden şu anda burada değil? Örneğin geçmişte var olan ama bugün olmayan, ya da tam tersi, çeşitli morfoloji tipleri, yaşam formları bulunuyor. Bunun neden böyle olduğunu sormak çok mantıklı. Bu bize şu anda hayal edemediğimiz sınırlar ve kısıtlamalar ile ilgili bir bakış açısı sağlayacaktır.

GS: Sizce bu kısıtlamalara dair genel bir kural var mıdır?

GV: Olabilir. Örneğin, boş kabuklarda yaşayan münzevi yengeç benzeri yaratıklardan tatlısularda yok. Bu merak uyandırıcı bir durum. Tatlısularda uzaktan kimyasal algılama yöntemi kullanan avcı yok. Kendi besinini üretebilen çok az hareketli hayvan var. Bunların hepsi akla yakın şeyler; peki neden yaygın değiller?

Sert bir dünyanın yumuşakçaları

GS: Fosil yumuşakçaların şimdikilerden çok farklı olduğunu göstermiştiniz. Mesela birkaç milyon yıl önce işe yarayan bir zırh bugün işe yaramıyor. Dünya her geçen gün daha zorlaşıp, organizmaların geneli için rekabete daha açık bir hale mi geliyor?

GV: Aynen öyle! Dünyanın ortalamada, belli çevrelerde, yaşamak için daha zor bir yer haline geldiğine bahse girerim. İnsan topluluklarının çoğunda olduğu gibi...

GS: Peki sığınak var mı?

GV: Çok sayıda. Toprağın üstünde yaşamaktansa içinde yaşıyorlar. Gece aktif olan organizmaların gündüz aktif olanlara göre endişelenecek daha az şeyi var gibi görünüyor. Çok sayıda örnek var ve şu şekilde özetlenebilirler ‘Bu ortamlarda neden a, b veya c’yi bulamıyoruz?’ Aslında benim araştırmalarım böyle başladı. Karayip ve Indo-Pasifik arasındaki farklılıkları anlamaya çalışıyordum. Bütün bu ağır zırhlı şeyleri neden Pasifikler’de buluyorduk da Karayipler’de o kadar çok bulamıyorduk?

Bence cevap şu iki şeyin bileşkesi: Atlantik’e kıyasla Pasifikler’de daha az yokoluş ve evrilme için daha çok fırsat var. Pasifik’teki daha yüksek çeşitlilik de burada rol oynamış olabilir. Çeşitlilik ve geçmiş elbette birbirinden bağımsız değil. Soruya çok çeşitli bakış açılarından yaklaşılarak daha fazla çalışmanın yapılması gerekiyor.

GS: Yumuşakçaların çevresel bozulmaya özellikle duyarlı olduklarını söyleyebilir miyiz? Doğa tarihinin şimdiki sayfasına bin yıl sonra bakıldığında, fosil kayıtlarında yumuşakçalar arasında bir kitlesel yokoluş görülecek mi? GV: Kara salyangozlarında görüyoruz. Denizel yumuşakçalarda henüz görmüyoruz. Tatlısu salyangozlarında ise gördük.

GS: İnsan kaynaklı olan bu düşüşler koruma biyolojisine, biyolojik çeşitliliğin korunmasına daha çok önem verilmesi gerektiğini mi düşündürüyor? Sizin böyle bir kaygınız var mı?

GV: Kesinlikle. Çeşitliliğe hayal edemeyeceğiniz kadar çok değer veriyorum. Çeşitliliğe güzelliği, öngörülemezliği ve süprizleri için değer veriyorum. Çeşitliliği, yani içinde organizmaların evrildiği ve dallanıp budaklanmaya devam ettiği doğal habitatları korumak istiyorum. Bugün biyoçeşitlilik ile ilgili çok sayıda haklı kaygı var, ama ben biyoçeşitlilikle alakalı birçok bilim insanının bilmek istedikleri şeyin tam olarak ne olduğunu bilmediklerini düşünüyorum. Kaygılarını bir türlü sürdürülebilir bir bilimsel projeye çeviremiyorlar. Ve bence doğru soruyu sormak kesinlikle kilit nokta. Tabii genelde olay olduktan sonra birşeyler öğrenilir. Ama bu hala düşünülmesi gereken önemli bir konu.

Biyoçeşitlilik ile ilgili beklentilerden biri “çeşitlilik”in gerçekten bir anlam ifade etmesi. Hepimiz içgüdüsel olarak bir anlam ifade ettiğini düşünürüz, ama bazılarımız sorgulamaya kalkar. Çeşitliliğin ekosistemler için estetik kaygıların ötesinde önemli olması iyi birşey. Muhtemelen belli bir minimal çeşitlilik düzeyinin üstünde ekosistemler daha kararlı oluyorlar; jeokimyasal döngülerin organizmalar tarafından düzenlenmesi iyi bir örnek. Peki ya ekosistemdeki diğer işleyişler çeşitliliğe bağımlı mı? Bu temel bir soru. Cevap olumsuz da olsa, estetik kaygılar insanları kalan çeşitliliği korumaya mecbur bırakmaya yetmeli.

Aynı şekilde, ne kadar yokoluş gerçekleştiğine dair elimizdeki iyi verilerin sayısı şaşırtıcı derecede az. Daha iyisini yapabilirdik. Özellikle müze koleksiyonlarını inceleyip, yıllardır toplanmayan örneklere bakarak ve bütün bunların izini sürerek ve de bu türleri neden bulamadığımızı sorarak... Neden bulamıyoruz? Bakmadığımız için mi, yoksa gerçekten yok mu oldular? Bence, yokoluşları tahmin etme konusunda çok daha iyisini yapabilirdik.

Yokoluş örüntülerinin canlıların coğrafi ve ekolojik olarak yaşadıkları yerlerle ilişkisini anladıkça, yeni yokoluşları tahmin etmede ve önlemede daha başarılı oluruz.

Ayrıca istilacı türler konusunda birçok biyolog tarafından istilanın kötü birşey olduğu şeklinde bir görüş benimsenmiş durumda ki bence bu büyük oranda duygusal bir görüş, ama elbette bir çok durumda doğru olabilir. Sanırım bilim insanları olarak daha serinkanlı olmalıyız. Kaç tane vakada kötü olduğunu, neden kötü olduğunu ve sorun yaratan ve yaratmayan istilalardan neler öğrenebileceğimizi görmeliyiz. Bence bu sorular çok ender soruluyor çünkü istilanın kötü birşey olduğunu düşünmeye alışmışız ve daha geniş düşünemiyoruz.

GS: San Francisco Körfezi halicinde istilalar gerçekte biyolojik çeşitliliği artırmıştı.

GV: İşte istilanın tek bir lanetolası değişiklik bile yapmayabileceğine iyi bir örnek. San Francisco Körfezi halici yaklaşık yirmi bin yaşında ve faunası iki bin yıldan daha uzun bir süredir “yerli” değil. Evet, burada yüzlerce yabancı tür var. Ne olmuş yani? Zaten başlangıçta ortada bir komünite yoktu. Çok güzel bir örnek.

GS: San Francisco Körfezi’nin istilasına karşı olanlar sizin Panama Kanalı’ndaki deniz seviyesinin aşağı çekilerek herşeyin bir okyanustan diğerine geçmesine karşı olmanızdan farklı mıdır?

GV: Bunun yapıldığını, kısmen duygusal sebeplerle, görmek istemezdim. Ne olacağı konusunda tahminlerde bulunmuştum ve sanırım bazıları kötü şeylerdi, fakat büyük bir kısmı muhtemelen sorun olmayacak.

İstilalar her zaman oluyor. Şimdi guanako, alpaka ve vikunyanın Güney Amerika’ya ait türler olduğunu düşünüyoruz ama bu deve grubunun birkaç milyon yıl, belki de bir milyon yıl önce geldiğini unutmamamız gerekiyor. Tahminimce orada çeşitlendiler, ama baksanıza, onlar göçmen. Benzeri bir durum Kuzey Atlantik’e üç ya da dört milyon yıl önce Kuzey Pasifik’ten gelen yüzlerce tür için de geçerli. Hepsi istilacı olarak gelmişlerdi.

GS: Fakat oradaki zaman dilimi çok farklı. Yüzlerce türün gelmesinin etkilerinden bahsederken bir milyon yıl ile on yıl arasında çok fark yok mu?

GV: İstilanın dinamikleri neydi, hiç bilmiyoruz. Benim bütün söylediğim eğer vatandaşlar değil de bilim insanları olarak istila ya da yokoluş ya da biyoçeşitlilik ile ilgili başka birşey çalışacaksak duygularımızı biraz daha fazla askıya almalı ve önemli, belki de rahatsız soruları sormalıyız.

Çeşitliliğe aşığım ve olunabileceği kadar korumacıyım. Söylediklerimin de her zaman arkasındayım. İnsan popülsayonun en az 9/10 oranında küçüldüğünü görmek istiyorum. Bütün bu gidişatın tersine dönmesini istiyorum. Ama öte yandan ben bir bilim insanıyım ve bence zor sorular sormak zorundayız.


Daha fazla bilgi için:
Evrim 101’de evrimsel silahlanma yarışları ve birlikte evrimi okuyun.
Kesintili dengenin ne olduğu ve nasıl işlediğini keşfedin.


Anasayfa
Ana Sayfa

Anasayfa
Ana Sayfa